Ruhunu Doyur ruhunu besle

Tanrım beni yavaşlat!
Aklımı sakinleştir, kalbimi dinlendir.
Günün karmaşası içinde,
bana sonsuza kadar yaşayacak
tepelerin sü
kunetini ver. 
Sinirlerim ve kaslarımdaki gerginliği,
belleğimde yaşayan akarsuların 
melodisiyle yıka.
Anlık zevkleri yaşayabilme sanatını öğret;
bir çiçeğe bakmak için yavaşlamayı 
güzel bir köpek ya da kediyi okşamak için durmayı,
bir kitaptan bir kaç satır okumayı,
balık avlayabilmeyi,
hülyalara dalabilmeyi öğret.
Her gün bana
kaplumbağa ve tavşanın masalını hatırlat.
Hatırlat ki yarışı her zaman
hızlı koşanın bitirmediğini,
yaşamda hızı artırmaktan 
çok daha önemli şeyler olduğunu bileyim.
Heybetli meşe ağacının dallarından yukarıya doğru bakmamı sağla.
Bakıp göreyim ki onun böyle güçlü ve büyük olması yavaş ve iyi büyümesine bağlıdır.
Ve hepsinden önemlisi: Tanrım,
bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için ‘cesaret’,
değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmem için ‘sabır’,
ikisi arasındaki farkı bilmek için ‘akıl’
ve yalanlardan koruyacak ‘dostlar’ ver.

M.Ö. 2000’li Yıllara Ait bir Hitit Duvar yazısından

Zen, insanın kendi iç varlığını ve iç yapısının derinliğini görebilme sanatıdır, bağımlılıktan özgürlüğe götüren yoldur.” D.T.Suzuki

 

Zen’i özetlemek gerektiğinde herhalde yukarıdakinden daha iyi bir cümle kurulamaz. Evet, Zen bir görebilme sanatıdır ve bir yoldur. Bu ikisi bir arada düşünülürse Zen’e bir tür yaşama sanatı denilebilir.

Böyle olunca, Zen’in insanlık var olduğundan bugüne kadar farklı coğrafya ve toplumlarda farklı pratiklerle ortaya çıkmış olabileceğini söylemek yanlış olmaz. Bugün bildiğimiz şekliyle Zen’in ortaya çıkmasında iki kültür etkin olmuştur. Hint-Budist kültürü ve Çin-Tao kültürü. Yine bu iki öğretinin, yani Budizm ve Taoculuğun’da yapısı nedeniyle bir isim verilmeden ve kağıda dökülmeden farklı coğrafya ve toplumlarda insanlık tarihi boyunca yaşanmış olduklarını söyleyebiliriz.

Ama Budizm konusunda klasik hikaye hemen herkesin bildiği gibi İ.Ö.563 yıllarında Prens Siddharta Guatama’nın Hindistan’ın kuzey doğusunda bir kralın oğlu olarak dünyaya gelmesi ile başlar. Prens 29 yaşındayken yaşamın acıyla dolu olduğunu anlar ve kurtuluşu aramaya başlar. Uzun yıllar bir ormanda çile ve perhiz içinde meditasyon yaptıktan sonra bunların bir işe yaramadığını anlar ve kendine işkence etmekten vazgeçer. Bu sefer acıkınca yer, yorulunca uyur ama ormanda meditasyona devam eder. En sonunda bir gün meditasyona oturur ve kendisini bağımlılıktan özgürlüğe geçiren kapıyı açar. Yani aydınlanır, o ana kadar hiç yaşamadığı bir deneyim ile kendisini doğum ölüm döngüsünden, yaşamın acılarından kurtarır ve bir Buda olur. Daha sonra Guatama, tüm duyarlı varlıkların kendisi gibi acıdan kurtulması için herkese aydınlanmanın yolunu öğretmeye başlar. İşte bu andan itibaren o artık bir Buda ve Bodhisattva’dır. Yani Buda ve Bodhisattva, budistler için belli bir kişinin adı veya lakabı değil aydınlanmaya ulaşmış ve kendisini diğer varlıkların kurtuluşuna adamış kişi anlamındadır. Ve Guatama’dan sonra pek çok Bodhisattva yaşamıştır.

 

Zen tamamen doğu kökenli bir yaşam sanatı olsa da gelenekler, kutsal yer ve yazıtlar gibi şeylerle bir bağı yoktur. Bu nedenle insanın var olduğu her mekana ve zamana uydurulabilir bir yapısı vardır. İşte Zen’in batı dünyasında hızlı ve kolayca yayılabilmesinin nedeni budur. Bugün Avrupa ve Kuzey Amerika’da pek çok Zendo vardır. Ancak bu, Zen’in çok zahmetsiz ve basit olduğu anlamına gelmez. Bir Zen ustası “Zen nedir?” sorusuna “Kızgın ateş üstünde kaynar yağ” diye cevap vermiş. Çünkü insanın kendi iç varlığını, iç yapısının derinliğini görebilmesi öyle sıradan bir uğraş ile olacak iş değil. *D.T.Suzuki’nin dediği gibi yaşamda en önemli, en önde gelen ciddi bir iş bu.

Zen, Budacılık okulları arasında en sert olanı. Bunun nedeni Zen’in aydınlanmaya olan tam ve kesin bir inanç ve kararlılık ile tam bir kişilik dönüşümünü gerekli kılması. Ancak bir Zen yolcusunun günlük yaşamına bakıldığında kendisini hiçbir zor uygulamaya yöneltmediği görülebilir. Zen’i sert yapan kişinin kendi egosuyla, kişiliği ile yaptığı mücadeledir. Sonuçta ise Zen size tüm varlığın gerçek doğasını anlama ve benliğinizi aşarak doğum-ölüm döngüsünden kurtulmayı vaat eder. Bunu yaparken ne bir kutsal kitaptan, ne bir kutsal kişiden, ne bir mistik öğretiden, ne bir bilgiden, ne akıldan, ne de varlığın dışındaki bir tanrıdan destek arar. Tüm bunlar Zen için bir hiçtir oysa Zen yolcusunun kendi gerçek özüne derin, dikkatli ve içten bir bakışı herşey.

İşte Zen’in diğer Budist okullara nazaran batı dünyasına daha hızlı yayılmış olmasının nedeni bunlardır. Özellikle sanayi devrimi ve kapitalizmin dünyayı ele geçirmeye başlamasıyla insanlar tüketim-üretim zinciri içerisinde daha çok dışa dönük ve yüzeysel bir yaşamı yaşamaya başladılar. Sonuçta batı toplumları egonun tatmini için bencilliği körükleyen, göreceli çıkarlar için doğayı tahrip etmekten çekinmeyen, insanların ideoloji ve maddi çıkarlar için diğer insanları kitleler halinde hiç çekinmeden yok edebildiği bir toplum oldu çıktı. Tabii ki bunlara duyarlı insanlar tarafından bir tepki doğdu. En güçlü tepkiler ise ikinci dünya savaşından sonra ortaya çıkan gençlik hareketleriydi. Bu gençlerin karşısında duran tüm doğu dünyası ise vaat ettiği barış ve huzur ile adeta keşfedilmeyi bekleyen bir hazine gibiydi. Tabii ki bu hazinenin içinde Zen de vardı ve içerdiği gelenek, ırk, bilgelik, yaş, cinsiyet, yaşam şartları gibi öğeleren bağımsız olma özelliği ile yandaş bulması çok kolay oldu. Dahası Zen diğer Budist okullar gibi günlük yaşamdan çekilmiş, münzevi bir yaşam ideali taşımadığı için batı için çok uygundu.

Ama batı dünyası bugüne kadar Zen’i hep doğulu örneğinden kopya ederek yaşadı. Zen’in daha çok ahlaki yönlerinden ve günlük yaşama olan bakışından etkilendi. Batıda pek çok Zen okulu kuruldu ama bu okulların kurucuları da doğudan gelen ustalardı. Zen halen batı dünyasındaki yerini aramaktadır. Çünkü batıda diğer Budist okullarla karşılaştırılınca en çok yoldaşı olan okuldur ama henüz iyi ustalar yetişmemiştir. Bunun nedeni ise Zen’in yapısının batılı tarzda yetişmiş birisi için tamamen ters duruyor olmasıdır, kişi Zen’i anlayabilmek için kendisini ters çevirmeli alt üst etmelidir. Bu durumu anlatan çok güzel bir hikaye şöyle; Bir Profesör Zen’in ne olduğunu öğrenmek için bir Zen ustasını ziyarete gider. Usta Profesöre çay ikram etmek ister. Otururlar ve usta kendi fincanına çay koyduktan sonra profesörün fincanını doldurmaya başlar. Ancak fincan çay ile dolduğu halde usta çay dökmeye devam eder. Bir süre sonra Profesör dayanamaz ve “Artık doldu, daha fazla alamaz! der. Usta ise “Tıpkı sizin zihniniz gibi, zihninizi boşaltmadan size Zen’i nasıl öğretebilirim?der. Oysa batı dünyası insanların zihnini sürekli doldurmaları, karışıklık içinde her türlü bilgiyi beyinlerine istiflemeleri için sürekli çaba içindedir.

Bundan sonra Zen’in içeriği hakkında yazmaya çalışacağım ama bu yaptığım hiç görmediğim bir yeri başkalarından duyduklarıma göre anlatmaya çalışmak gibi bir şey. Ama Zen hakkında hiçbir bilginiz yoksa mutlaka pek çok önyargınız vardır. Zaten benim asıl amacım da bunları aşmanıza yardımcı olabilmek. Çünkü Zen çok farklı olduğu halde diğer pek çok doğu kökenli öğreti ile kolayca karıştırılabilecek bir görünümde. Ve günümüzde çeşitli uygulamalarla Zen dışındaki öğretilerin pazarlanmaya başlandığını görüyorum.

Öncelikle hepimiz yaşamı bir ölçüde sorgularız. Bazı duyarlı insanlar bu sorgulama işleminde hiç durmadan bir çaba bir arayış içinde olsalar da çoğunluğu oluşturan insanlar genellikle kendi yaşamlarına ve yetiştirilme tarzlarına uygun olan cevapları seçip sorgulamayı bir kenara iterler. Öncelikli sorular herhalde, Ben neyim, insan nedir? Evren nedir? gibi geniş kapsamlı sorulardır. Günümüzde bu gibi sorulara cevap sunan kutsal kitaplar ve felsefeler çok çeşitli. Ancak tüm bu felsefe ve kutsal kitaplardan yardım görmeden bir kez daha düşündüğümüzde çok açık ve seçik olarak gördüğümüz şey şudur; Ben her ne olursam olayım her an yaşlanmakta ve yavaş yavaş ölmekteyim. Hepimiz bu dünyadan gelip geçip yok olacağız. Bedenim geri dönüşü olmayan bir yolda ilerliyor. Bu süre içinde bedenimdeki moleküller sürekli değişiyor. Her gün çeşitli yollarla hücrelerimdeki molekülleri bedenimden dışarı atıyor ve beslenme veya solunum gibi yollarla yerine yenilerini alıyorum. Bu sürekli değişim içinde bedenimde sabit olan hiçbir molekül yok. Yani bundan birkaç yıl önce bedenim dediğim beni oluşturan tüm moleküller beni terk etmiş durumda. Bunu önleyemiyorum. Bu durum tüm varlıklar için geçerli. Diğer gerçek ise tüm varlıkları içeren evren adını verdiğimiz birlikteliğimiz.

İşte bu manzara düşünen her insanın karşısına çıkıyor. Bu noktada insanlar genellikle kültürleme tarzlarına göre iki aşırı düşünceye doğru ilerliyorlar. Ya tüm bu gerçeklerin aslında bir yanılsama olduğu, asıl gerçeğin insanın ruhu denilen yerinde olduğu gibi romantizme doğru, ya da her şeyin maddi bir temele dayandığı, ruh ve metafizik çıkarımlar gibi düşüncelerin saçma olduğu gibi rasyonalizme doğru. Ancak insanlar ne düşünürlerse düşünsünler gerçek her neyse değişmiyor. Yaşam devam ediyor, insanlar sürekli doğuyor ve ölüyor.
İnsanların yaşamı ise sürekli bir mücadeleden başka bir şey değil. Yoksulluk, hastalıklar, doğal afetler, savaşlar vs. İnsanların yakasını bir türlü bırakmıyor. Zenginler içten içe varlıklarını kaybetme endişesiyle yaşarken, hastalıklar varlıklı veya yoksulları ayırt etmeden kol geziyor. İnsanlar para ve aşk gibi nedenlerle her gün evlerinden çıkıp birileriyle mücadele içinde akşam ediyorlar. Tüm bu gerçekleri görmemize engel olan şey ise geçici zevkler değil mi? Zenginliğin verdiği bir anlık rahatlık, bize heyecan ve gevşeme yaşatan anlık zevkler. Günümüzde insanların büyük çoğunluğu bu tür geçici rahatlık ve zevklerin peşinde ömürlerini tüketmiyorlar mı? Tüm bu arzu-tatminsizlik çemberinde acı insanın peşini hiç bırakmıyor. Yaşama bir de buradan bakınca gerçekten acı ile dolu olduğunu görebiliriz. Tüm bu acılar yetmiyormuş gibi bir de geçmişe üzülüp geleceğe olan umutlarımıza sarılarak yaşamak ve bunları takip eden hayal kırıklıkları var. Hep gelecekte bir şeylere sahip olup mutlu ve rahat bir yaşam sürme hayaliyle bugünü geleceğe endeksleyip günlerimizi, yıllarımızı geçiriyoruz. Oysa pek çoğumuzun şu andaki yaşamı bile huzurlu olabilmek için yeterli, oysa biz sürekli isteklerimizin yarattığı eksiklik duygusuyla acı içindeyiz.

Tüm bu iç karartıcı manzaranın bize haykırdığı gerçek ise her şeyin geçici olduğu, hüzünlerimiz, acılarımız kadar mutluluğumuz da geçici. Peki insanlar bu kadar acıya rağmen ne diye hiç durmadan geçici olan hüzünden kaçmak ve geçici olan mutluluğu bulmak için yaşamlarını tüketiyorlar? Yarın ölüp gitmeyeceğimizin garantisi olmadığı halde ne diye banka hesaplarımızı bir sidik yarışı yapar gibi şişirmeye çalışıyoruz?

Sanırım bu kadar sorgulama yeterli. Zen’e göre yukarıdaki tüm bu yanılgıların tüm bu kafa karışıklığının, anlamsızlık duygusunun nedeni büyük bir cahillik. Bu öyle basit bir bilgi veya deneyim eksikliği değil, bu öyle bir cahillik ki insanı kendisine ve tüm evrene yabancı kılıyor. Kişi anlamsızlık duygusuyla ve zihnindeki bir yığın cevapsız soruyla bir serseri gibi yaşamaya başlıyor. Kendisinin bu acıklı durumunun farkında olan pek çok kişi bir cevap, bir anlam arayışı içerisinde kitaplar okumaya başlıyor, konferansları dinliyor, dinsel uygulamaları deniyor veya kendisine yol gösterecek bir kişi arıyor. Tüm bu yöntemlerin yanında Zen’de var. Ancak Zen çok farklı olarak ne birisinin ağzından çıkan sözlere ne de yazılanlara bağlanmadan kişinin kendisinin deneyimleri ile yol gösteriyor. Zen’de bunu özetleyen bir bildiri şöyle;

(Alıntı 1) “Yazılara, sözlere bağlanmadan / Kutsal yazıların dışında özel bir iletişim / İnsan ruhuna doğrudan bir yaklaşım / Gerçek yaradılışını tanıyıp Budalığa ulaşmak

Zen yolcusunun yazılara ve sözlere bağlanmamasının nedeni ise çok basit. Bunlar, susuzluktan ölmek üzere olan birisine suyu anlatmak gibi bir şey çünkü. O kişinin suyu içmeye ihtiyacı var, laf ve kağıt parçalarına değil. Siz bir gün Budalık seviyesine erişebilirsiniz belki ama bu durum diğer insanlar için önemsizdir, onlara Budalığa nasıl eriştiğinizi ve Budalığın ne olduğunu yazılı olarak verebilseniz ve onlar bu yazdıklarınızı anlayabilseler dahi onlar için bir şey değişmemiş olur, ta ki onlar da bizzat Budalığa erişene kadar. Ki o zaman da onların sizin sözlerinize ihtiyacı kalmaz. İşte Guatama ve sonraki pek çok Buda ile diğer insanlar veya Zen yolcuları arasındaki durum aynen bu.

Buradan çıkan sonuç söz ve yazının Zen yolunu ifade etmekte yetersiz olduğu. Bu yol sıradan bir gezinti, bir tecrübe veya başa gelen herhangi bir olay gibi anlatılabilecek bir şey değil. Sadece yaşanıldığı zaman ayrımına varılabilen deneyimler söz konusu. Yaşanıp da söz ve yazıyla ifade edilemiyor çünkü aklın sınırları dışında bir yere yapılan bir yolculuk bu. Zaten söz ve yazı akıl ürünü olan şeyler değil mi? Zen yolunun söz ve yazıları öğrenerek yürünebilecek bir yol olmamasının nedeni bu akıl dışı deneyimler.

Yazının başında Zen’in kökünde bir aydınlanma yaşantısının olduğunu yazmıştım. Burada kök kelimesinin tam anlamını almak yanlış olmaz. Aydınlanma yaşantısı kısaca Zen dediğimiz her şeyin kaynağı bir konumdadır. D.T.Suzuki’nin dediği gibi, Zen konusunda yazılmış her şey kaybolsa, tüm Zen okulları kapatılsa ve Zen’in varı yoğu elinden alınsa da bu aydınlanma yaşantısı kaldığı sürece Zen yok olmayacaktır. Anlaşıldığı üzere Zen’deki her şey bu aydınlanma yaşantısının bir açılımı, bir sonucu, öyle ki Zen hakkında hiçbir bilgisi olmayan bir kişinin sadece aydınlanmayı yaşaması Zen’in bir çiçek gibi açmasına yeterlidir.

İşte bu durum Zen konusundaki en yaygın ön yargılardan olan, Zen’in mantıksal ve ruhbilimsel bir açıklaması olduğu ve kavramsal olarak teknik terimlerle özetlenebilecek bir tür felsefe sistemi olduğu gibi düşüncelerin yanlış olduğunu ortaya koyuyor. Bu tür düşünceler, bir insanın ortada hiçbir bilgi olmadan sadece aydınlanma yaşantısı ile bambaşka bir kişiliğe bürünerek birden sonsuz bir anlam duygusuyla kendisinin ve tüm varlıkların gerçek özünü görerek, tüm karşıtlıkların anlamlı bir bütünlüğe ve birliğe ulaştığını sezinleyip, bağımlılıklardan kurtuluyor olmasını ve başka hiçbir şeye ihtiyaç duymuyor olmasını açıklayamaz herhalde. Bu aydınlanma yaşantısına Çin’de Wu, Japonya’da Satori deniyor.

Satori’nin herhalde en ilginç özelliği birdenbire oluşuyor olması. Bu durum, bir balonun bir süre şişirildikten sonra aniden patlamasına benzetilebilir. Ama bunu en iyi sözcüklerle onu yaşayan kişiler anlatabilir!! Ne kadar mantıksal kanıtlar ortaya koyarsanız koyun, satoriyle elde edilen bilgiyi çürütemezsiniz ! Kişiliğimi her bir yanından sıkı sıkı kuşatıp içine kapatan bireysel kabuk, satori anında parçalanıp dağılıyor. Bunun ardından gelen duyguysa tam bir bağımsızlaşma, tam bir iç suskunluk Yalnız satori’nin şiirsellikten uzak, ulu bir yanı olmayan, gösterişsiz bir olay olması.ğer zihniniz satori açılımı için olgun duruma gelmişse birden satori’ye geçiverirsiniz. Satori birdenbire ansızın geliveren anlık bir yaşantıdır.

Bu deneyim öyle bir şey ki, kişi adeta ölüyor ve tekrar doğuyor, dışarıdan bakıldığında tam bir kişilik dönüşümü gözleniyor. Kişinin tüm varlıklara olan bakış açısı sarsılmaz bir şekilde yerine oturuyor ve o açıdan bakıldığında tüm evren olduğu gibi bir anlam bütünü oluşturuyor. Ancak tüm bu değişimler kişinin zihninde gerçekleştiği, kişi yaşadıklarının her anının bilincinde olduğu yani bir kendinden geçme bir bayılma hali olmadığı halde kişi ne kadar uğraşsa bu yaşadıklarını ne tam olarak kelimelere dökebiliyor ne de bir çeşit matematik formülü gibi anlatabiliyor. İşte o andan itibaren birkaç paragraf yukarıda bahsettiğim büyük cahillik sona eriyor ve kişi ölçülemez bir bilgelik ile doluyor. Ölçülemezliğin nedeni ise D.T.Suzuki’nin dediği gibi hiçbir akılcı ve mantıksal çıkarım ile bu bilginin yadsınamaz olması hali.

Genel olarak bakıldığında Satori yaşantısı Zen’in amacıdır. Bu aşamaya gelinceye kadar bir Zen yolcusu pek çok seviyelerden geçiyor ancak her seviye aslında aydınlanmanın bir parçası ve ayrı birer deneyim. Hatta bu yazımı sıkılmadan okuduğunuz için büyük olasılıkla siz de belli bir seviyeyi geçmişsiniz demektir. Acaba hayatta yapacak pek çok eğlenceli şey dururken neden bu sıkıcı satırları okuyorsunuz?

Son Yorumlar